Okunma Zamanı:3 Dakika, 0 Saniye

İlkokul üçüncü sınıfa kadar köyde okudum, köyde yaşadım. O günlerin imkânları kıttı. Yokluk yılları değildi ama bugünkü imkânların çok gerisindeydi. Köydeki yaşantımız okulun dışında hayvanların peşinden gitmek, bostanı sulamak gibi işlerle geçiyordu. Ekinleri biçen büyüklere yardımcı olmak da önemli bir işti. 


O zamanlar bizim yörenin yegâne geçim kaynağı tütündü. Küsküçle (toprağı delen ucu sivri alet) tütün eken büyüklerin arkasından biz çocuklar da ekilen her tütün fidesinin köküne elimizdeki tenekeden bir miktar “can suyu” dökerdik. Sıcağın altında zahmetli bir işti. 


Sonuçta tütün ekmeğimiz demekti. Ama ekmek denince hepimizin aklına buğday gelir. Çocukların buğday hasadında da görevi vardı. Meselâ orakla biçilen ekinleri eşekle veya atla harmana taşımak işi daha çok çocuklara yaptırılırdı. Ben de Ağdaş’tan, Yazı’dan, Gebecik’ten eşeğe yüklenmiş kafkalları (biçilmiş ekin destesi) harmana çok taşıdım. Dönüşte de eşeğe biner yarış yapardık. Yollara düşmüş başakları karıncalar binbir zahmetle yuvalarına taşırdı, biz de onları ezmemeye özen gösterirdik.


Dedemin keçi sürüsü vardı. Oğlakları biz çocuklar güderdik. Oğlakların keçi sürüsü ile birlikte otlamaya gitmeleri halinde annelerini emecekleri için sağacak süt kalmazdı. Bu sebeple oğlaklar sürüden ayrı götürülürdü. 


Akşam olunca çobanlar yollara düşer, sürüyü getirirdi. Biz çocuklar da oğlak sürüsüyle evin yolunu tutardık. Bizim keçi sürüsü çoğu zaman komşumuz ve yakın akrabamız Hacı Haşim ve Hacı Hasan Amcaların sürüsü ile birlikte gelirdi. Eve yaklaşan sürüden bizim olanlar bizim ağıla, diğerleri kendi ağılına giderdi. Yüzlerce hayvan kendiliğinden ayrışır, herkes kendi gideceği yeri bilirdi. Hele bir de oğlakların gelip emmek için keçi sürüsüne karışması vardı ki, görmeye değerdi. Büyük bir koşu ve gürültü ile her oğlak kocaman sürü içinde hemencecik kendi annesini bulur ve memesine yapışırdı.


Tütün, çok zahmetli olmakla birlikte parasal getirisi iyi sayılırdı ve köylünün cebine yılda bir defa toplu para girmesi demekti. Ama buğday ve süt gıda olmanın yanında kutsallık arz ediyordu. Keçileri ve inekleri sağan kadınlar, sütün yere dökülmemesi için çok itinalı davranırdı. Sütün yere dökülmesi, kutsal bir nesnenin yere düşmesi gibi algılanırdı. 


Ya ekmek! Ekmeğin kutsallığı bir başkaydı. Biz çocuklara ekmeğin bir “nimet” olduğu söylenir ve asla yere düşmemesi gerektiği hatırlatılırdı. Tandırdan çıkan ekmeklerin dış yüzü hep üste gelecek şekilde istiflendiğini hatırlarım. Tandıra yapışan alt yüzü daima alt tarafa gelmeliydi. Ekmek kırıntıları yerlere atılmazdı. Yerde gördüğümüz ekmek kırıntısını hemen alıp öpüp başımıza koyar, sonra da ayak değmeyecek bir yere bırakırdık. Çünkü ekmek yiyecekten öte bir şeydi. Ekmek kutsaldı.


İlk okul üçten sonra kasabaya geldiğimde ekmeğin şekil değiştirmiş olduğunu gördüm. Fırın denilen yerlerde şişman ekmekle tanıştım, adına somun deniyordu. Üstelik parayla satıldığını görünce de şaşırmıştım. Zira köyde herkes kendi ekmeğini ortak kullanılan tandırda pişirirdi. Parayla satın almak diye bir şey yoktu. 


Bizim ekmeğe atfettiğimiz kutsallık çocuk beynimize yer etmiş olmalı ki, yıllar sonra Suriye’ye yaptığımız bir gezide, fırından çıkan ekmeklerin kaldırma küme halinde yığılmış olmasına çok şaşırmıştım. Suriyeliler bizim ekmeğe verdiğimiz değerden habersizdi. Kaldırıma yığılmış ekmekleri satın alıyorlardı. Oysa bizim fırınlarda böyle bir uygulama görmedim.


Zaman geldi geçti. Zaman değişti. Artık kentlerimizde ekmek artıkları çöplükte geziyor. Galiba kutsallığı kaybetmişiz.


Şimdi gazetelerde, tv’lerde tuhaf haberler görüyoruz. Akıl alacak gibi değil! Çocukluğumuzda bize bir insanın sütün içine girdiğini söyleseler, bunun aklından zoru var derdik. Ahir zamanda böyle şeyler de oldu oluyor. Süt fabrikasında çalışan kişi, pis gövdesiyle sütün içinde yüzüyor. Bizim damlasını yere düşürmekten korktuğumuz sütün bu garip halini görünce bir tuhaf oluyorum. 


Görmüşsünüzdür, bir fırında çalışan üç genç, hamur topakları ile top gibi oynuyor. Hamura tekme vuruyor, tavana fırlatıyorlar. O kutsal hamura etmedik eziyeti bırakmıyorlar. Bizim yerde gördüğümüz zaman büyük günah işlemişiz gibi hemen alıp başımıza götürdüğümüz, incinmesin diye yavaşça öptüğümüz ekmeğimiz birkaç yabaninin ayaklarında oyuncak olmuş! 


Ben tandırdan ya da fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusuna bayılırım. Ve hâlâ ekmeğin kutsallığına inanırım.

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir cevap yazın